BALİLİ ABORİJİNLER
Güney Çin Denizi kıyısında güneşlenip yüzmek mi, yoksa karadan yolu olmayan, Balili rehber Suja’nın dahi ömründe hiç gitmediği, Batur Yanardağı’nın krater gölü olan Kuntamani’nin kıyısındaki Aborijin köyüne gitmek mi?
Bizim yaşadığımız coğrafyaya göre dünyanın bir ucu sayılan bu minik adaya gelmişken bu insanlarla tanışmadan ülkeme dönmek olmazdı. Tatil boyunca o tapınak senin, bu yanardağ benim, o park bizim derken, son gün de aborijin köyüne gitme kararı verdikten sonra, herhalde Bali’ye kadar gelip denize, havuza ayağını bile sokmadan ülkesine dönen nadir insanlardan biri oldum.
Ama işte bu krater gölünde tekne ile ilerlerken ellerimle suya dokundum.
Bu su ki; aborijinlerin tarlası, ekmeği, yemeği, içeceği, ruhu, herşeyi…
Bu su, onların yaşam pınarı…
Yaşlı kürekçi
Teknemizi gören köylüler, minik kayıklarının küreklerine
asılıp, bizim rotamız olan tapınağa doğru hızla ilerlediler.
Anlaşıldı ki köyün biraz ilerisindeki tapınakla köy arasında
karadan ulaşım mümkün değil.
Heyecanla makinama sarıldım bu kadını gördüğümde.
Kıyıya yanaştığımızda teknedekilerin “yavaş in” uyarılarını ve
inmeme yardım çabalarını reddedip hemen kıyıya atladım ve
koşarak henüz yanaşmakta olan kadını bu karede
işte böyle dondurdum.
Aborijin nine
Karşılıklı gülüşmelerimiz ve bakışmalarımız haricinde
ortak bir dilimiz yoktu seninle nineciğim…
Ve bu fotoğraftan başka yeryüzünde konuşulan hangi dil
anlatabilirdi senin bu gülüşünü, alnındaki üçüncü gözü,
olmayan dişlerini, başına sardığın havluyu, rengârenk,
rengâhenk, kat kat gömleklerini, yüzündeki, belki de gerçek
yaşını örten yeryüzünü, gözlerindeki cennetle cehennemi?
Nelere inandın, kimleri sevdin, kimlere hayat verdin
bedeninin içinde?
Nasıl ninniler okudun, nasıl hikâyeler anlattın o kendi
canından can verdiklerine?
Dedim ya nineciğim, ortak dilimiz bakışmalarımız ve
gülüşmelerimizdi ve belki de bir dilin anlatacaklarından
çok daha fazlasını anlattık birbirimize, birkaç saniyede.
Ve o birkaç saniyede çektiğim bu fotoğraf daha uzun yıllar
bana senin hikâyelerini anlatmaya devam edecek.
Yoluma çıktığın için teşekkür ederim.
Aborijin tapınağı
Aborijin ninemle gözgöze sohbete dalmış, tapınağı gezen rehberime yetişememiştim. Dönüşte gezeriz deyip
beni mezarlığa yönlendirdi Suja. Fakat dönüşte yerliler tağınağa girmeme izin vermedi çünkü animist olan inanışlarına göre
mezarlığa giren kirlenmiş sayılıyor ve göle girip temizlenmeden tapınağa giremiyor. Oysa ki ben mezarlıklarında tepeden tırnağa, ruhumdan bedenime yıkandığımı hissetmiştim. İnanışlarına saygı gösterdim. Dolayısıyla tapınağa dışarıdan bakmakla yetindim.
Tapınağın manzarası
Alabildiğine mavi, yeşil ve beyaz…
Aborijin mezarlık
Ağaçların arasında beklenmedik bir manzara. İçeri doğru tam ilerleyeceğim esnada “buraya girebileceğinden emin misin?” diye soran, ürpermiş bir ses duydum. Ağzımdan gayri ihtiyari “elbette gireceğim” cevabı çıktı. Görevlerini tamamlamış, bu dünyadan göç etmiş insanlardı işte yalnızca karşımdakiler. Hepsine, dünyaya katkılarından dolayı şükranlarımı sundum ve ruhlarının huzuru için dua ettim önce, kimliklerini bilmeden. Feri gitmiş yüzlerine sevgiyle baktığımı ve sonrasında peşpeşe fotoğraflarını çekmeye başladığımı hatırlıyorum. Ölülerini tapınağın yanıbaşındaki bu mezarlığa, toprağın üzerine terkediyorlar eşyaları ile birlikte. Üzerine yalnızca aralıklı çalılar örtüyorlar. Bedenler, toprağın üzerinde öylece çürüyor. Henüz altı aylık bir ölünün elbiselerinin içindeki iskeletini görüyoruz. Daha sonra onun da kemikleri bu fotoğraftaki kurukafaların yanına koyulacak.
“…YOK…”
Asıl sahibi kim bu kurukafaların?
Üzerlerinde bitmiş yosunlar ve göz, burun, ağız çukurlarını ağ ile dolduran örümcekler mi, yoksa bu bedenleri çoktan terketmiş insanların ruhları mı?
Aborijin dilenci
Tapınaktan ayrıldığımız sırada yerlilerin sayısı çoğalmıştı. Köy o kadar fakir ve Endonezya hükûmeti ve hatta Balililer tarafından
o kadar unutulmuş ki, nadir olarak gelen turistler onlar için para kaynağı. O yoklukta, dünya ile karadan bağları dahi yokken ve kendi
yağları ile kavrulurlarken, alacakları para ile neler yapmayı hayâl ettiklerini hâlâ merak ediyorum.
Bu yaşlı dilenci ona para vermediğim için bana küstü ve ikinci bir pozunu çekmeme izin vermeyip arkasını dönüp gitti.
Ben ise boynum bükük, arkasından bakakaldım. Üzgündüm çünkü üzerimde gerçekten bozuk para kalmamıştı.
Köy
Köyün içinde gezemedik çünkü tapınaktaki dilenci faslının çok daha tacizli durumu köyde başımıza gelebilirdi.
Düşünüyorum da, turizme açılabilse bu köy, zengin olup bazı “aborijin değerleri” kaybedecek belki ama, ziyaretçileri sözle kolay kolay anlatılmayacak bir tecrübe yaşayacaklar.
Aykardeş
Bursa, 01 Aralık 2005
03:14’








